Gökkurt Sözlük - Yeni nesil katılımcı Türkçü sözlük - Gökkurt Sözlük
ideal vücut ağırlığını korumayı reddetme, beklenenin ’inden az vücut ağırlığına sahip olma, sürekli ve aşırı ağırlık kaybı, zayıflığa rağmen kilo kazanımından aşırı korku, kendi vücut algısında ve değerlendirmede bozukluk ve düşük vücut ağırlığının taşıdığı ciddiyeti reddetme gibi belirtiler gösteren ciddi bir hastalıktır.
Piromani tekrarlayıcı, kasıtlı ve istekli bir biçimde yangın çıkarma davranışıdır. Kişi kendisini kontrol edemez ve yangın çıkarma dürtüsüne karşı koyamaz. Dürtü bozukluğu sınıflamasında yer alan piromanide yangın çıkarmaktaki amaç maddi yarar sağlamak değildir. Bu tanıyı almış kişiler herhangi bir terör örgütüne dâhil değildirler, sosyopolitik bir davaya dikkat çekmeyi hedeflemezler. Aynı zamanda, intikam almak için de bu davranışı sergilemezler. Yangın çıkarma, “kundaklama” olarak da tanımlanmaktadır. Bu kişiler, yangın çıkarma eylemi öncesinde gerginlik yaşarlar. Eylem sonrasında ise bundan haz duyup rahatlarlar ve eylemin sonuçlarından büyülenirler. Felakete uğrayan kişilerin can kayıplarına veya maddi kayıplarına duyarsız kalırlar ve pişmanlık duygusu yaşamazlar.
Gün içerisinde fark etmeden yaptığımız ya da bastırdığımız bir durum olarak öfke; kişinin öz eleştiri/otokritik yapabilmesi ile doğru orantılı olarak ilerlemektedir. Oluşan durum ile ilgili objektif bir yorum yaptıktan sonra farklı bakış açıları ve kişilik özelliklerimizin yorumlaması ile organizedir. Öfke kontrolü için yöneldiğimiz hedef; kişinin öfkesini saldırganlık ya da şiddete dönüşmeden kişilik özelliklerini de dikkate alarak pozitif düşünceler, yaratıcılık ve duygusal zeka ile optimal düzeye indirmektir.
Kan basıncımız hızlanır ve nabzımız yükselir. Düzensiz nefes alış-verişimizin eşlik etmesi ile kişinin kontrol sağlamaması sonucunda iletişim halindeki kişilerle sözel ya da fiziksel olarak şiddet uygulamaya yönelik tavırlar oluşturarak kendimizi kontrol edemeyebiliriz.
Literatürde henüz dikkatleri tam anlamıyla çekememiş Dunning-Kruger Sendromu da işte tam olarak bu alanı kapsıyor. 1999 yılında Cornell Üniversitesinde görevli David Dunning ve Justin Kruger adında iki sosyal psikoloğun bir ceza davasında karşılaştıkları durumu incelemesiyle ortaya çıkmıştır. McArthur Wheeler isimli kişinin yüzüne limon sürüp, banka kameralarına yakalanmadan soygun yapabileceği ön yargısından kaynaklanıyordu. Ceza davasında görüşülen konuyu inceleyen ikili, “Niteliksiz ve Farkında Olmama: Kişinin Kendi Yetersizliğini Tanımadaki Zorluklar Nasıl Şişirilmiş Öz Değerlendirmelere Yol Açıyor?” isimli çalışmasında ele almıştır .

Sendrom genel olarak az bilgi, çok abartı dengesine kurulmuştur. Kişinin konu hakkındaki bilgisi ne kadar az ise kendini o kadar donanımlı hisseder. Kendilerinde bulunmayan veya az bulunan özellikleri hakkında bu konuda yetkin olduklarına inanırlar. Halk arasında kifayetsiz müderris olarak tanınırlar. Cahil cesareti denilen öz güvene sahiptirler.

İkilinin yaptığı araştırmalar bir konu hakkında bilgisi olamayan insanların konu hakkında kendilerini üstün gördükleri, bilgisi olanların ise kendilerini oldukları seviyeden aşağıda gördüklerini ortaya çıkarmıştır. Bilgisiz insanların gelecek konusunda görüşlerinin de yanlış analiz kabiliyetleri sebebiyle zayıf olduğunu ve bunu anlayabilecek kapasiteye bile sahip olmadıklarını ortaya çıkaran araştırma, bilgili, kendinin farkında olan insanların ise geleceği yönelik doğru yargılama yapabildiğini iddia etmiştir. Kısaca yapılan araştırmalarda cehaletin, yani bilgisizliğin öz güveni bilgiden daha fazla arttırdığını ortaya koyulmuştur.
Psikodramanın beş temel ögesi vardır:

•Sahne (Psikodramanın geçtiği yer, mekanın nasıl kullanılacağına protagonist karar verir)

•Protagonist (Kendi yaşantısını getiren kişi, baş oyuncudur)

•Yönetici/Terapist (Psikodramanın tüm aşamalarından sorumlu olan yöneticidir. Bireylerdeki yaratıcılığı, spontanlığı ve eylemi harekete geçirir. Yön verici ve yorumlayıcıdır)

•Yardımcı Egolar (Protagonisttin yaşantılarında ve ruhsal sorunlarının oluşumunda yeri olan kişileri canlandırmak üzere seçilen grup üyeleridir)

•Grup (İzleyicilerle birlikte gruba katılanların tümü)
Psikodrama Yunanca bir kelime olan ‘psyche (ruh)’ ve ‘drama (eylem)’ sözcüklerinden oluşmaktadır. Psikoterapi uygulaması olarak görülen yöntem, 1930 yıllarından başlayarak pedagoji, endüstri ve öğrenim gibi birçok alanda kullanılmıştır. Psikodramayı ülkemize getiren kişi Prof. Dr. Abdülkadir Özbek‘tir ve bu alanda birçok kişiyi yetiştirmiş, ülkemizde geniş bir psikodrama ailesi oluşturmuştur. Jacob Levy Moreno psikodramanın kurucusudur, psikolojik bir yöntemdir ve kökeni Avusturya’nın geleneksel kültüründe bulunan varoluşçu-dinsel bir yaklaşımdan almaktadır: “İki kişi karşılaşırlar; göz göze, yüz yüze. Yakınlaştıklarında ben senin gözlerini çıkarıp kendime takacağım, sen benim gözlerimi çıkarıp kendine takacaksın. Böylece, sen bana benim gözlerimle, ben sana senin gözlerinle bakacağız“.

Psikodrama, ‘Kendingenlik, Yaratıcılık ve Eylem‘ olmak üzere üç temele dayanmaktadır. Moreno’ya göre insan eyleme yönelik bir canlıdır ve eylem kendiliğindenliğin doğal sonucudur. Eylem, bireyin kendini ifade ediş şeklidir. Psikodrama da insanın en belirgin özelliği olan eylemden, kendini ifade şekli olarak yararlanmaktadır. Psikodramada geçmiş olaylar, geleceğe dair umutlar ve korkular şimdiki zamanda çözümlenmektedir. Bireye sorunları konusunda konuşma dışında bu sorunları sahneleme olanağı veren bir yöntemdir. Grup üyelerine sorunlarını grup içerisinde eylem ve sözlerle sergileme fırsatı verir, duyguları ifade etmek, hem kendisi hem sorunlar konusunda bilinçlenme sağlamak açısından etkilidir.
Akdenize kıyısı olan ülkelerde yaşayan insanların sağlıklı yaşam standartlarının daha yüksek olduğu; obezite ve obeziteye bağlı hastalıkların birçok ülkeye kıyasla düşük yüzdelerde seyrettiği keşfedildikten sonra Akdeniz tipi beslenme yakından takip edilmeye ve geliştirilmeye başlanmıştır.

Bu beslenme tarzı, sıkı kurallardan ve kalıplardan sıyrılarak daha çok sürdürülebilir bir yaşam biçimi olarak ön plana çıkmaktadır.

Kurubaklagil, kırmızı et, taze sebze ve meyvelerin yer aldığı bu beslenme düzeninde kırmızı et, hayvansal doymuş yağlar, tatlı ve hamur işleri, işlenmiş gıdalar tercih edilmez. Yemeklerin hazırlanmasında zeytinyağı en temel kullanıma sahiptir.

Akdeniz beslenme düzeninde sıklıkla tercih edilen diğer yağ kaynakları ise; badem, ceviz, avokado, susam, zeytin, fındık gibi sağlıklı yağ kaynaklarıdır.
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB); saplantı (obsesyon) ve istenç/irade dışı oluşan, benliğe yabancı, bireyi rahatsız eden, bilinçli bir çaba ile zihinden atılamayan, direten bir şekilde yinelenen imge, dürtü ya da düşüncelerdir. Kompulsiyon; saplantılı düşünceleri düşünmemek için, rahatlatmak için yapılan davranışlardır. Kişi bu durumla karşılaştığında önce obsesyonunun yarattığı düşünceyi zihninden atmakla başlar. Ancak bu durum kompulsif davranışların çoğaldığı düzeye geldiğinde yapılan davranış kişiyi rahatsız eder.
TDK sözlükte kitap düşkünlüğü olarak adlandırılan bibliyomani psikolojide obsesif kompulsif bozukluğu olarak geçmektedir.

Bibliyomani kelimesi; latince biblion: kitap, mania: hastalık, bozukluk; kitap hastalığı veya kitap çılgınlığı olarak çevrilmektedir. Kişinin çok sayıda kitap satın alma, istifleme biriktirme takıntısı olarak açıklanmaktadır. Psikolojide obsesif kompulsif bozukluğun alt alanında kategorileşmektedir. Bibliyomani kişiyi sosyal açıdan ve kişisel anlamda tehlikelere koyabilir. Obsesif kompulsif bozukluğun özel biçimi olarak kitapların kompulsif istiflenmesi ve patolojik toplama olarak da geçmektedir. Bazı psikiyatrlara göre bu bozukluğun temelinde travma geçirmiş, istismara uğramış kişiler bibliyoman olmaktadır ve bunu bir savunma mekanizması olarak kullanmaktadır.
Barbunya, mercimek, kuru fasulye, soya fasulyesi, nohut gibi bakliyatlar

Süt, yoğurt, peynir, kefir, ayran gibi süt ve süt ürünleri

Pirinç, patates, mısır, kinoa, keten tohumu, teff, chia tohumu

Taze meyve ve sebzeler

Mısır, soya, pirinç, patates ve fasulyeden yapılmış glutensiz unlar

Glutensiz unlar (patates, fasulye, mısır ve soyadan elde edilmiş)

Ceviz, fındık, badem gibi işlenmemiş kabuklu kuruyemişler (kontaminasyon riskine karşı)

Patates ve mısır nişastası

Tüm katı ve sıvı yağlar

Şeker (beyaz şeker ve esmer şeker)

Yumurta, tavuk, kırmızı et, hindi eti, balık ve deniz ürünleri gibi protein kaynakları

Kırmızı et, tavuk, yumurta, balık ve deniz ürünleri gibi protein kaynakları
Sıklıkla 30 yaş üstü bireylerde ortaya çıkan ve insülin direnci olarak da bilinen tip 2 diyabet kilo problemi yaşayan bireylerde sıklıkla görülür. Diyabete genetik yatkınlık da riski artıran faktörlerdendir. Vücutta salgılanan insülin kullanılmaması ve kan şekerinin yükselmesi ile ortaya çıkar.
Genelde erken dönem çocukluk ve gençlik dönemlerinde belirtileri görülen tip 1 diyabet temelde vücutta insülin üretilmemesinden kaynaklanmaktadır.

İştahsızlık, çok sık idrara çıkma, ağız kuruluğu, hızlı kilo kayıpları, halsizlik, ani kilo kayıpları, sıklıkla açlık hissi gibi belirtileri olan tip 1 diyabetin etkileri doktor kontrolünde ömür boyu insülin kullanımı ve doğru beslenme yöntemleri ile kontrol altına alınabilir.
Bu gruba dahil olan ebeveynler çocuklarına karşı düşük talep, az ilgi, az sevgi gösterirler. Çocuklarının hayatıyla son derece ilgisiz ve olan bu anne babalar çocuklarına, “Senin hayatından daha önemli işlerim var.” izlenimini verebilirler. Bağımsız yetiştirme ile boş verme arasındaki farkı karıştıran bu ebeveynlerin çocuklarında düşük öz-kontrol ve akran ilişkilerinde problemler gözlenebilir. Ek olarak bir araştırmada, hem annenin hem de babanın çocuğu duygusal açıdan yoksun bırakmasının düşük yaşam doyumu ve düşük öz saygı ile ilişkilendiği bulunmuştur. Ayrıca bu çocuklarda ileride suça karışma, antisosyal davranışlar gösterme ve depresyon görülme olasılığı da yüksektir.
Çocuktan çok az şeyin talep edildiği ama yakın ilişkilerin de bulunduğu bir stildir. Hoşgörülü ebeveynlere sahip çocuklar sınırlardan uzak yetişirler ve oldukça bağımsızdırlar. Ebeveynler bu bağımsızlığın çocuğa olumlu etki edeceğini düşünse de bu çocuklar öz-kontrol konusunda sıkıntı yaşayabilirler. Çoğu anne-baba, çocuklarını bilerek böyle yetiştirir çünkü sıcak bir ilişki ile kısıtlamasız bir ortamın çocuk için iyi olabileceğini düşünürler. Her istediğinin yapılmasına alışan çocuklar büyüdüğünde başkalarına saygı duymakta zorlanabilir ve arkadaşlarıyla dostça ilişkiler kurmakta sorun yaşayabilirler.
Demokratik ebeveynler çocuklarına sınırlar koyarken onların bağımsız yetişmesine de dikkat eder. Çocuğun davranışlarına karşı oldukça duyarlıdırlar ve sevgilerini, ilgilerini rahatça gösterirler. Bu ebeveyn-çocuk ilişkileri destekleyicidir ve çocuğun da bir aile bireyi oluşuna önem verilir. Çocuk bir hata yaptığında, otoriter ebeveynlerde olduğu gibi cezalandırmak yerine demokratik ebeveynler çocuğu bağışlamaya ve hatasını düzeltmesi için çaba göstermesine önem verir. Böyle bir çevrede büyüyen çocuk büyüdüğünde dost canlısı ilişkiler kurmakta zorlanmaz ve genellikle neşelidir. Öz kontrol yeteneğine sahiptirler, kendilerine güveni yerindedir.
Bu ebeveynlik boyutunda anne ve baba, çocuklarına karşı sınırlayıcı, cezalandırıcı bir tutum sergiler ve fazla kontrolcüdürler. Çocuk katı kurallar ve disiplin ile büyür. Sürekli baskı altındadır ve ebeveyninden duyarlı davranışlar göremez. Bu stilde çocukların gereksinim ve beklentileriyle onları yetiştirenlerin istekler ve talepleri arasında bir denge söz konusu değildir. Ebeveynlerin katı kurallar koymasına karşın bu kurallar genellikle mantıklı değildir ve çocuk bu kuralları sorgulamak istediğinde ebeveyninden aldığı yanıt “Çünkü öyle olmasını istedim!” şeklindedir. Anne ve baba, çocuğundan sorgusuz sualsiz itaat bekler. Aşırı disiplinin ters etki yapması da olağandır. Örneğin çocuk, başkaldıran ve isyankar bir kişiliğe sahip olabilir. Böyle bir ilişki çerçevesinde büyüyen çocuklar, yetişkinliğinde sosyal açıdan yetersizlik çekebilir, zayıf iletişim becerilerine sahip olabilirler. Çoğunlukla mutsuz, kaygılı hissetmelerinin yanında kendilerini suçlama eğilimi ve intihar riski de yüksektir.
bireylerin karakteristik özelliklerinin oluşmasında önem arz eden ve ebeveynlerinin kendilerine yönelik tutumlarını içeren bir olgudur.
Pistantrofobi, geçmişte yaşanan korkunç deneyimler nedeniyle insanlara güvenme konusunda muazzam bir korkudur. Belirtildiği gibi kimseye güvenmek istememe duygusu, bunu yapacak kapasiteniz yokmuş gibi hissetmeniz, önceki kötü bir deneyim tarafından tetiklenir.

Çoğu insan bir gün uyanıp ‘Artık kimseye güvenemem’ diye karar vermez. Genellikle, gerçekten güvendikleri ya da tüm güvenlerini hesaba kattıkları biri onları yüzüstü bıraktığında ve o kişiyi çok incittiğinde ortaya çıkar. Hasar, psişik olarak belirgin olmayabilir, ancak derinlerde bu tür insanlar genellikle bu kötü deneyim sonucu duygusal olarak incinir ve duyguları, aynı şeyin defalarca olduğunu hayal edecek kadar yaralı kalır.
Benjamin Franklin, şimdiye kadar düşündüklerimize ve mantığa tamamen ters düşen bir fikir ileri sürüyor.
Bu fikir, Benjamin Franklin’in o zamanki düşmanından kurtulmak için geliştirdiği bir taktikten doğmaktadır. Kendisinden pek de hoşlanmayan rakibini kışkırtmak yerine onunla arasını düzeltmenin daha kolay olduğuna inanan Franklin, ondan kendisine bir kitabını ödünç olarak vermesini ister. Bir hafta sonra kitabı küçük bir teşekkür notuyla geri iade eder. Aldığı geri dönütse başka yardıma ihtiyacı olup olmadığı sorusudur.
Franklin’in bu sözünü aşamalı artırma olgusu da destekler. Bir insana karşı gösterdiğimiz her iyi davranış ona yaptığımız yatırımımızdır. Bu sebeple emek verdiğimiz ve yatırım yaptığımız insanlara karşı bir yakınlık hisseder ve onların sonraki isteklerini kabul etmek için farkında olmadan hazırda bekleriz.

Size bir kez iyilik yapmayı kabul eden kişi, tekrarlayan ve daha zorlu olan istekleri kabul etmeye de yatkınlaşır. - Benjamin Franklin
Kişilerin dişçilerden ve diş tedavileriyle ilgili her türlü işlemlerden çok yoğun korku ve kaygı duymalarıyla karakterize olan bu rahatsızlığa dental fobi denmektedir.
26 Ağustos 1920’de Amerika’da kadınlar ilk kez oy kullandı. Kadınların oy hakkı mücadelesini konu alan grafik roman ‘Öncü Kadınlar’ bu amansız savaşı sinematografik bir akışla anlatıyor.
Kız çocuklarının eğitimi için küresel çapta bir mücadele veren Malala Yusufzay’ın bugüne dek yaşadıklarını konu alan belgesel.
Yıkanmak istemek, tecavüze uğrayanların gösterdiği ilk tepki. Suna Aras 12 yıl süren röportajlarının toplamının başlığında bu gerçeği dile getiriyor.
Denizdeki Ateş’te, İtalya’nın, adı ‘ölüm adası’na çıkan Lampedusa adasında yaşayan halk ile mültecilerin birbirine dokunmayan hayatları, Samuel adlı çocuğun gözünden anlatılıyor.
Şiir çevirileri yapan, politikaya söyleyecek sözü olan, doğa bilimine yön veren, yeni teori ve önermelere imza atan bir bilim kadını.
Osmanlı döneminin bilinen ilk kadın divan şairidir. Şiirdeki ustalığı, cesareti, içtenliği ile dikkat çekmiş, döneminin usta divan şairleri ile atışmaktan geri durmamış bir kadın ozan.
Kocasının gölgesinden kurtulup kendi yaratıcı kimliğini topluma sunmak için savaşan ve 20. yüzyılın başlarındaki toplumsal kısıtlamaların üstesinden gelmeye çalışan bir kadının hikayesi.
Gültan Kışanak’ın cezaevinde kaleme aldığı ve 23 tutuklu Kürt kadın siyasetçinin hikayesinin anlatıldığı kitap.
Amerika’da Boston Globe gazetesinde çalışan bir grup gazetecinin kiliselerde yaşanan çocuk istismarını gözler önüne serdiği gerçek bir hikaye.
Fransa’da 1960’larda ortaya çıkan Yeni Dalga (Nouvelle Vague) sinema akımının tek kadın temsilcisi olan Yönetmen.
Handan Tufan’ın 2016 yılında okul bitirme projesi olarak hazırladığı, Van’da tandır ekmeği yaparken, tandıra düştükleri için yaralanan kadın ve çocuklarla ilgili belgeseli.
“Büyümek için büyük sulara açılmak” temasıyla iki kadının kesişen yollarını ve bu kadınların İki büyük şehirde yaşama tutunma hikayesini anlatıyor.